KENT DOĞAL YAŞAMI VE TÜM COĞRAFYAYI ZARARLI BİR KEMİRGEN GİBİ YAVAŞ YAVAŞ KUŞATAN BİR ŞEY HALİNE GELMEYE BAŞLADI

ferda_keskin

Bilgi Üniversitesi’nden Ferda Keskin’le, Türkiye’de ve dünyada süregelen kentsel dönüşümlerin siyaset felsefesindeki yerini konuştuk.

– Türkiye’deki Kentsel Dönüşüm politikalarını nasıl yorumluyorsunuz? Yaşadığımız siyasi durum içinde nasıl bir yer kaplıyor sizce?

F.K: Ben mimar ve şehirci olmadığım için burada çok iddialı konuşmak istemem, benim uzmanlık alanımın dışında bir alan. Ama bir taraftan da öyle değil, herkesin alanına giren bir sorundan bahsediyoruz burada. Sonuç olarak kentsel mekan, bu mekanın paylaşımı, dönüşümü, rant malzemesi haline gelişi ve dolayısıyla da pazarlanması gibi çok sayıda unsur var. O anlamda ekonomi politik, sosyolojik, mutlaka siyasi bir perspektiften bakılması gerekiyor. En önemlisi de bir aktivist refleksiyle bakılması gereken bir durum, çünkü kentsel dönüşüm, kent içinde yaşayan herkesi ilgilendiren bir şey ve dolayısıyla oradaki dönüşüm sadece mekanın kendisine değil, o mekanın içine girip çıkan insanların yaşamına yönelik olarak gerçekleştirilen bir müdahale.

Bu müdahale insan yaşamına bizim içinde bulunduğumuz koşullarda yapılan çok daha geniş bir müdahalenin aslında sadece bir parçası. Ben kentsel dönüşümü ve insanın yaşamını yönetmeye yönelik olarak yapılan bu müdahaleyi bu bağlamda neoliberalizm kavramıyla birlikte düşünmek gerektiği inancındayım. Bu anlamda da neoliberalizm dediğimiz zaman aklımıza ne geliyor bunu düşünmek gerekiyor. Neoliberalizmi ve uygulamalarını iki bağlamda düşünmek gerek; biri makro diğeri de mikro bağlam. Makro bağlam uygulamaları, iktidarların, ülkelerin ya da belli kurumların belli yasal çerçeveler içerisinde uyguladıkları iktisadi politikalardır. Ve bu iktisadi politikaları uygulayabilmek için devlete yükledikleri görevler, sorumluluklar ve verdiği yetkilerle ilgili olan bir şeydir. Neoliberalizmde devlet liberalizmden farklı olarak geri çekilmez tam tersine müdahalecidir ve bu müdahaleyi de elbette sermayeden yana yapar. Kendine biçtiği yeni birtakım roller vardır. Mikro düzeyse insanların yerel sistem içinde yaşamalarını sağlamak üzere onların öznelliklerine müdahale eden mekanizmalarla ilgili olan bir şey.

Mekan ve kentsel dönüşüm bu iki düzeyin tam kesiştiği noktada duruyor.

Bir taraftan iktisadi birtakım rant kaygılarıyla, herkesin ortak malı olan birtakım mekanların dönüştürülmeye çalışılması; rant mekanizması ve rant nesnesi haline getirilmeye çalışılması söz konusu. Bu durum, o mekan içinde var olan belki o mekanda yaşam alanı bulan insanların artık o mekanları kullanılamaz hale gelmesi demek. Örneğin Sulukule’de olduğu gibi insanların çok uzun zamandır kendilerine mahalle olarak kurdukları bölgelerin boşaltılması ve oralara bambaşka toplumsal katmanlara ait insanların getirilmeye çalışılması gibi birtakım süreçler var. Ama öbür taraftan mekana yapılan bu türden bir müdahale insanın gündelik hayatıyla, o hayat üzerinden kendisiyle ve toplumla kurduğu öznel ilişkiyi çok yakından ilgilendiren ve değiştiren bir şey. Sonuç olarak bizler dünyayı zaman ve mekan içerisinde algılıyoruz, ilişkilerimizi zaman ve mekan içerisinde kuruyoruz ve bunlar üzerinden belirli bir yaşam çerçevesi çiziyoruz kendimize. Ve bu çerçeve sürekli olarak müdahaleye uğradığında; parklarımız elimizden alındığında, mahallelerimiz yıkılıp yerine yeni bloklar yapıldığında, kenarında yürüyeceğimiz deniz kenarları dikenli telle çevrili marinalar haline getirildiğinde ya da baktığımızda görmeye alışkın olduğumuz panoramayı değiştirecek yeni boyutlarda binalar dikilmeye başlandığında bu bizim yaşantımıza çok derinlerden bir yerden müdahale eden bir şey halini alıyor.

O anlamda tabi ki iki türlü düşünmek gerekiyor. Makro düzeyde kentsel dönüşüm, birçok bahaneler kullanılarak dünyanın her yerinde yapıldı, yapılmaya devam ediyor ve birçok yerde bu büyük iflaslara yol açtı. Örneğin Olimpiyatlar dolayısıyla yapılan kentsel dönüşümler bu insanları dolaylı veya dolaysız olarak, doğrudan doğruya etkiledi. Ama bir taraftan da alışık olduğumuz, kendimizle kurduğumuz ilişki içindeki vazgeçilmez olduğunu düşündüğümüz mekânsal düzenlemelerin değiştirilmesi, o kendimizle kurduğumuz ilişkiyi o kadar derinden etkileyen bir şey ki sonuç olarak bütün yaşamı etkileyen bir durum. O anlamda neoliberalizmin yaşamı bir bütün olarak kuşatması, eğitimden sağlığa, televizyonda seyrettiğimiz programlardan dizilere ya da küçük yaştaki çocukların, yuvaya ilk gittikleri zaman öğrendikleri ilkelerden, paylaştığımız mekana kadar her şeyi ilgilendiren bir durum. Kentsel dönüşüm de özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, neoliberalizmin, çok önemli bir ayağı oldu dünyada ve olmaya da devam ediyor.

– Taksim Yayalaştırma Projesi’yle başlayan süreçle birlikte, aslında baktığımız zaman tüm yayalaştırma ve kentsel dönüşüm projelerinin birbirinin tekrarı olduğunu görüyoruz. Batçıklar, şehirden uzaklaştırma… Bu projelerin vaadettiği, söylediği ya da sunduğu yeni bir yaşam pratiği var mı sizce?

F.K: Batçıkların kentsel mekanda, insanların dolaşımını etkileyen çok önemli bir rolü var. Ve sadece kentsel dönüşümde değil, siyasetin mekanla ilişkisinde dolaşımın çok önemli bir yeri vardır. Bu dolaşım yeri geldiğinde emeğin, yeri gediğinde sermayenin, yeri geldiğinde de insanların kentsel mekan içindeki dolaşımıdır. Bu dolaşımı yönetmek gibi kendi kendisine verdiği çok önemli bir rol var neoliberal politikaların. Burada daima yapılmak istenen şudur; biz özgürlükleri kısıtlamıyoruz, sadece bu dolaşım özgürlüklerini yönetmek ve belli noktalarda yönlendirmek istiyoruz. Ve bunun için gerekli altyapı düzenlemelerini yapmak istiyoruz. Böyle dışardan bakıldığında kentsel dönüşümün, özellikle batçıklarla, meydanları insanlara ulaşılabilir hale getirmesi veya yayaya açması gibi vaatleri hoş gözüküyor olabilir. Ama öbür taraftan da o mekanların o şekilde dönüştürmesinin kent içindeki geçişlilikleri de engellediğini ve o geçişlilikleri engellemek suretiyle de dolaşıma başka bir noktadan engel olduğunu görmek gerekiyor. Ve bu müdahalelerin, o mekanların kentte ve şehirde yaşayan insanlar tarafından kullanılma biçimlerinin çok daha yukarıdan bir yerden yönetilme girişimi olduğunu görmek gerekiyor.

Örneğin Taksim’in yayalaştırılması! Taksim’in yayalaştırılması belki birçok insan için hoş gözüküyor olabilir çünkü Türkiye’de “Batı’daki şehirlerde meydan var bizde yok… Sultanahmet meydanı hariç İstanbul’da insanların doğru düzgün hareket edebilecekleri araçsız meydan yok” gibi birtakım şeyler her zaman söylendi ve söylenmeye devam ediyor. Böyle bir perspektiften bakarak insanlar güzel olduğunu düşünebilir. 

Ama o mekana çıkabilmek için geçmek zorunda kaldığınız yollar, kullanmak zorunda kaldığınız kanallar, bu kanalların tasarlanma biçimi, trafiğin akışı ve buralara giriş çıkış öyle bir tasarlanabilir ki siz yeri geldiğinde kendinizi bu mekanlara girebilecek hiçbir boşluk noktası bulamaz halde de bulabilirsiniz. 

Ve bana kalırsa bu mekanların düzenlenişinin en önemli unsurlarından, reflekslerinden birisi de zaten bu. Taksim Meydanı’nı siz trafiğe kapatıp sonra da 1 Mayıs yaptırmayacağım diyorsanız, o zaman evet meydana çıkmak özgürlüğü vardır ama bu özgürlüğü ben yönetirim demiş oluyorsunuz. Burada yapılmak istenen şey, insanları özgür olduğuna inandırmak bir taraftan da o özgürlüğü kendi istedikleri şekilde kullanmalarını sağlamak. Bunlar artık çok iyi bilinen teknikler ve kimse de inanmaz kolay kolay böyle şeylere. Ama mevcut iktidarların da böyle şeyleri var; neoliberalizmin bundan 35-40 sene önce yenilik diye ortaya attığı şeyleri şimdi Türkiye’ye getirip sanki çok büyük bir yenilikmiş gibi bize aktarmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla o anlamda kentsel dönüşüm denen şeyin çok riskli ve demokratik süreçlere çok zarar verme potansiyeli olan bir şey olduğunu düşünüyorum. Ve elbette yaşamın kendisine bu kadar derinden müdahale ettiği için de yaşamın kendisini yönetmeye yönelik bir projenin çok önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum.

– Yayalaştırma için kent merkezlerinde çok büyük boşluklar bırakıp, bunların herkese açık birer meydan olduğu iddia edildikten sonra, o meydanlar gerçekten kullanılmaya başlandığı anda, mekansal bir müdahale oluyor orada sizi barındırmamak adına. En yakın ve büyük ölçekli örneğini yakın zamanda Gezi’de gördük. Ve orada çok katılımcı bir ortaklık vardı. Buradan bakıldığında meydanların oluşum sürecinde de katılımcı demokrasi işin içine girebilir mi, girdiğinde yine aynı refleksle mi karşı karşıya kalır. Bunun dengesi mevcut düzende nasıl kurulabilir?

F.K: Bunun dengesini kurmak bana kalırsa hem çok kolay hem de çok zor. Çünkü mevcut düzen o meydanlarda varoluşu ve o varoluşun koşullarını yönetmek ihtiyacı hissettikçe çok zor. Ama bunu demokratik bir katılımla, o meydanların kullanım koşullarının karar verilme sürecini de demokratikleştirirse o zaman daha kolay olacaktır, fakat bunun gerçekleşeceğini ben sanmıyorum. Öbür taraftan da bu yeni bir kanal açıyor dünyada. Farkındaysanız dünyada son 10 yıldır, kapitalizme, neoliberalizme, diktatörlüklere, farklı yerlerde direnen insanların sembolik buluşma mekanları yine meydanlar oldu. Bu Sintagma ile başladı arkasından Tahrir Meydanı oldu sonra Gezi oldu, tam anlamıyla meydan olmasa da, belki, Wall Street böyle bir mekan oldu. İspanya’da Plaza del Sol böyle bir mekan oldu. İktidarlar bir taraftan meydanları özgürlükleri yönetme aracı olarak düşünürken, ona direnişi de yine meydanlara çekmek suretiyle, beklemedikleri bir şeyle karşılaştılar.

Meydanların girişleri çıkışları var bu meydanları işgal etmek gibi birtakım refleksler var hele mevzu olan Taksim Meydanı gibi çok sembolik bir yer olduğunda. Sonuç olarak Taksim’in tarihinde 1977 katliamı var. Yıllarca gösteri yürüyüşlerine kapatıldı sonra açılıp tekrar kapatıldı… 

Artık bu toplumsal hafızayı silemezsiniz bana göre. Taksim Meydanı denilen meydan, özgürlükler konusunda hassas olan bir kentsel mekan ve kolektif hafızada da önemli bir yer tutmaya devam edecek.

– Taksim Meydanı’nın toplumsal hafızada büyük yer kaplayan sembolik değeri mekansal müdahalelerle değiştirilebilir mi?

F.K: Orada yapılmaya çalışılan, var olan sembolik durumu yeniden simgeleştirmeye çalışıyorlar. Taksim, Osmanlı’nın Batı olarak gördüğü ve İstanbul’un da batılı yaşamın merkezi olarak gördüğü bir bölgede yer alıyor. Orayı tekrar, belki Osmanlılaştırmak gibi Yeni Osmanlıcı bir refleks de olmuş olabilir kışlayla ilgili olarak. Ama orada büyük bir kavram karmaşası var; sonuç olarak Toplu Kışlası, Osmanlı’nın modernleşme sürecindeki en modern hamlelerinden bir tanesiydi. Orduyu bir kışla içerisinde barındırmak, böyle bir ordu anlayışı, tamamen modernitenin disiplinci modeline tekabül eden bir pratiktir. Fakat tabi ki burada mekanı sembolik olarak ele geçirme refleksinin olmasının yanı sıra, mekanın rant getiriyor olmasının da çok önemli bir yer tuttuğu çok açık.

– Tüm bu kentsel dönüşüm politikalarının, nüfus politikalarıyla bir ilişkisi var mı, siz bu türden bir ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

F.K: Var tabi ki, zaten esas mesele nüfus. 18.yy.dan itibaren Batı’da kapitalizm ekonomi dediğimiz bilimi yeniden düşünmek gerektiğini ve dolayısıyla bunun da çok önemli bir ayağının nüfusu yönetmek olduğunu düşündüğü için ekonomi politik diye bir bilim ortaya çıktı. Nüfus, iktisadi süreçlere uygun olarak ve onun ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yönetilmesi gereken bir unsur olarak düşünüldü ve yepyeni bilimler çıkartıldı ortaya. Dolayısıyla nüfusun yönetimi geç modernitenin, 18.yy dan bu yana yaşadığımız dünyanın, en önemli kaygılarından bir tanesi olmuştur. Burada da tabi ki kapitalist ekonominin temel ilkesi özgürlüklerin ve dolaşım özgürlüğünün sağlanması olduğu için nüfusun yönetiminde, o nüfusun içinde bulunduğu mekanı düzenlemenin de çok önemli bir rolü var. Bu mekanın bir kentsel boyutu var yani nüfus dendiği anda kapitalizmle birlikte kentleşmeyi de düşünüyor olmamız lazım. Emeğin yoğunlaştığı ve kalıcı olarak yaşadığı birtakım mekanların yaratılması, bu mekanlara hizmetlerin getirilmesi ama insanlar bu hizmetleri hak ettikleri için değil tam tersine üremeye devam edebilsinler ki ekonomik sürece yeni ve taze emek gücü sürekli olarak katılabilsin diye.

Kentsel düzenlemenin, kentin yapılanmasıyla ilgili çok önemli bir etkisi var ve yine o yoğunlaşmayla birlikte, yani iktisadi nedenlerle, ortaya çıkan nüfus yoğunluğunun dolaşımını sağlayacak bir süreç. Bu yüzden sanıyorum 18. ve 19.yy, Avrupa’da da büyük kentlerin kendilerini yeniden yapılandırdıkları tarihsel bir döneme tekabül ediyor. Bu Batı’da, edebiyat, sanat ve farklı kültürel pratiklerde hem temsil edilen, hem eleştirilen, hem de üzerine konuşulan, yazılan, çizilen bir şey oldu. Bu sadece mimarların, şehircilerin, kent sosyolojisi yapanların ya da siyaset felsefecilerinin değil aynı zamanda kentin içinde yaşayan ve oradan kendine kültürel bir kaynak bulan flaneurün, dandinin, şairin, yazarın, ressamın da kaygısı ve konusu haline geldi.

– Modern dünya yarattığı her model için yeni bir nüfus politikası ve yaşam tarzı sunuyor. İçinde bulunduğumuz dönem nasıl bir şey getirecek beraberinde? Şu anki planlamayla şehirler çok yoğunlaşmış durumda, kaynaklar tükeniyor, merkez, çeperdeki kaynakların neredeyse tümünü tüketmek üzere. Bu dönenim kendine belirlediği politika nedir? Kentin ve kentlinin geleceği, bu politikalar ekseninde nasıl düzenlenmiş olabilir? 

F.K: Öyle bir geleceğin olabilmesi için tabi ki mega projeler gerekecek. Şehirde tükenmekte olan kaynakları tekrar şehre taşıyabilmek ve canlılığı ve yaşamı devam ettirecek birtakım projeler lazım. Dolayısıyla o mega projelerin, çılgın projeler olmadığını neoliberal kentselleşmeyi hızlandıracak bir taraftan da sürdürülebilirliğini sağlayacak projeler olarak düşünme taraftarıyım. Köprüler, havalimanları, tüneller, tüp geçitler, denizleri birbirine kavuşturan kanallar, bunlar birçokları için çılgın ve parayı toprağa gömen projeler olarak düşünülüyor olabilir ama dikkatli bakmak lazım. Şu anda yapılan projeler 1955 sonrası, çok partili döneme geçişten sonra Demokrat Parti’nin İstanbul’a yaptığı müdahalelerin arkasındaki kaygıdan çok farklı bir kaygıyla yapılmıyor. O zaman da yol yapılıyordu o zaman da köprü projeleri vardı. Birtakım semtler yıkılıp oralardaki anıtsal binalar imha edildi. Neoliberalizmin çok büyük bir hamlesinin gerçekleştiği 80’li yıllar, ANAP iktidarıyla beraber aynı şekilde buna benzer projelerin yapıldığı dönemdir. Taksim’i Şişhaneye bağlayan Tarlabaşı Bulvarı’nın açılması, denizlerin doldurulması, oralarda sahil yollarının yapılması, insanların denizle kurduğu ilişkinin o yollarla sekteye uğratılması.. Dediğim gibi bunlar liberalizmin ve neoliberalizmin iktidara geldiği her durumda, kentsel yaşamın sürdürülebilirliğinin sağlanabilmesi için yaptığı müdahaleler. Şunu da unutmayalım ki burada sadece şehri merkeze toplamak değil amaç. Kentlerin dışarıya doğru genişleyip, etki alanlarının yayılması söz konusu.

Kent, doğal yaşamı ve tüm coğrafyayı zararlı bir kemirgen gibi yavaş yavaş kuşatan içine giren ve kemiren bir şey haline gelmeye başladı.

Bunun sonunda yeni bir kaynak bulunur mu bilemiyorum ama zaten planlama teşkilatları, istatistik enstitüleri, su işleri gibi kurumlar, tam da bu türden sorunların olacağının öngörülmesiyle 19.yy’dan itibaren kurulmuş neoliberal yönetimsellik kurumlarıdır. Şu anki sorun o kaynakların azalıyor olması ve artık yönetilecek bir şeyin kalmıyor olmasındadır. Belli bir nokta gelecek ve ortada yönetecek bir şey kalmadığından, artık yönetemeyecek hale gelecekler.

– Tüm bunların karşısında Gezi’deki gibi bir ortaklığın yeniden oluşabileceğini ya da kent mekanlarını kullanan alternatif kullanıcı gruplarının çıkabileceğini ya da çıkıyor olduğunu düşünüyor musunuz?

F.K: Çıkıyor olduğunu düşünüyorum. Tüm dünyada bu yönde belli eğilimler var. Bir taraftan kent dışına çıkma gibi reflekslerin, üst-orta sınıf okumuş bir kitle tarafında güçlendiğini görmek mümkün. Bir taraftan da kentin kendisine sahip çıkmak suretiyle insanların bu yöndeki bilinci de güçlendi. Bu bilinç daha da zenginleştikçe, insanlar kendi yaptıkları müdahalenin mikro düzeyde yapılan müdahalenin dönüştürücü gücünü gördükçe bence devam edecek. Burada önemli olan nokta, yatay düzeyde ve genelleştirilmesi gereken yerel kaygılarla gerçekleştirilen örgütlenmeler, talepler ve talepleri gerçekleştirmek için verilen mücadelenin anlamlı, önemli ve sonuç getirir bir şey olduğuna ikna olabilmek. Şu ana kadar henüz bu ikna olmuşluğun gerçekleştiğini ben düşünmüyorum. Gezi bunun ön habercisiydi. Çeşitli nedenlerle kalıcı olmadı ama Gezi gibi bir deneyimin mümkün olduğu fikri kalıcı oldu.

– Son olarak neoliberal politikaların ve tanımladığı yeni yaşam pratiğinin haneyi nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

F.K: Zaten esas mesele haneyi etkilemek. Neoliberalizmin amacı devletin, toplumu en küçük birimi olan aileye kadar kuşatmasıdır. Ailenin de kurucu unsuru olan bireyi, bir bütün olarak kuşatmak ve onun yaşamına müdahale etmekle ilgili olan bir şeydir. Saat kaçtan itibaren içki içemeyeceğinize, kaç çocuk yapacağınıza, yaptığınız çocuk için ne kadar devlet yardımı alacağınızı hesaplama, üretme ve telkin etme refleksi güder. O yüzden de sağlık bakanının “annelik bir kariyerdir” demesi tesadüf değil. Orada kariyer yapmakla anne olmak arasında var olduğu düşünülen ikili karşıtlığı ortadan kaldırıp, hem anne olabilir hem de kariyer yapabilirsiniz demek insanların bir taraftan neoliberalizmin getirdiği ihtiyaçları karşılamasını sağlamak ama bir taraftan da nüfusa katkısını sağlamakla ilgili bir şey. İçki içmeyi yasaklamıyorum sadece 10’dan sonra satın alınmasını engelliyorum demek de hanenin içine kadar giren bir müdahaledir aslında.

Teşekkür ederiz.
 Ben de teşekkür ederim..



Henüz yorum yok

Yorum yap

Paylaşım