KENTİN DEPREM TEHDİDİ ALTINDAKİ KESİMİNİN GELECEĞİ

istanbul_kotsıfır

Kent merkezi ve 20. yüzyıl planlı gelişme alanları, yer yer plansız kentsel dönüşüm faciası, yer yer “duble yol yapmak için” kamu arsalarının satılması, yer yer de doğrudan iktidarı destekleyen bazı konut yatırımcılarına imtiyaz sağlama adına yok edilirken, gerçekten kentsel dönüşüme ihtiyacı olan riskli zemin üstünde niteliksiz yapılaşma alanlarında ne oluyor?

Bu alanlar çoğunlukla, sözünü ettiğimiz geç 80’lerin “gecekondu ıslah” planlarıyla oluşmuş, yüksek emsalli alanlar. Kentsel donatının oldukça yetersiz olduğu bu alanların bir kısmı, zemin açısından oldukça sorunlu alüvyon dere yatakları üzerinde bulunmakta. Avrupa yakasında, “sur dışı” olarak tanımlanan bölgede, kuzey güney ekseninde üç önemli vadi tabanı gözlenebiliyor. Bu alanlarda kısmen niteliksiz yoğun konut alanları bulunmakta. Alüvyon düzlükler ise çoğunlukla küçük sanayi ve depolama alanları ile işgal edilmiş durumda. Yeşil alan potansiyeli olarak önemsenmesi gereken bu alanlar ve çevresinde, konut dışı işlevlerin bulunması etkili bir kentsel dönüşüm planlaması için bir fırsat oluşturmakta. Ancak bu alanlara yönelik herhangi bir planlama çabasından söz etmek pek olanaklı değil. 2000’lerin başındaki, nazım plan çalışmalarına bir biçimde referans veren Kentsel Tasarım Dairesi projeleri tümüyle unutulmuş görünmekte. Sonraki İMP çalışmaları arasında da bu yönde köklü bir kentsel dönüşüm kavramı geliştirecek bir anlayış gözlenmedi.

istanbul_kotsıfır

İstanbul’un yeşil alan potansiyeli açısından önemsenmesi gereken, zemin açısından sorunlu dere yatakları (Görsel: Zafer Akay, Şebnem Kayhan).

Gündemde olan büyük ölçekli kentsel dönüşüm projeleri Fikirtepe, Okmeydanı ve Derbent gibi, çoğunlukla daha merkeze yakın, zemin sorunları açısından ön sırada olmayan alanlarda bulunuyor. Öte yandan yerel ölçeklerde, bazı ilçe belediyeleri tarafından yürütülmekte olan kentsel dönüşüm deneyimlerinden de söz edilebiliyor. Küçükçekmece bu alanda erken davranmış belediyeler arasında sayılabilir. Gaziosmanpaşa da son yıllarda, Alibeyköy Deresi vadisinin batısında bir kentsel dönüşüm aksı ortaya koyabilmiş gibi görünüyor. Esenler’de de belirli bir bütünsel plana bağlı gözükmeyen bazı girişimler gözlenmekte. Murat Cemal Yalçıntan ve çalışma arkadaşlarının ekonomik ve toplumsal boyutlarıyla detaylı olarak tanımladıkları gibi, çoğunlukla toplumsal sorunlara duyarlı olmayan yaklaşımlarla gündemde yer alıyor bu projeler (Yalçıntan vd., 2014: 53-56).

Bütün bu münferit projeler sürdürülmekteyken, ansızın Kanalİstanbul etiketi ile oldukça geniş bir alanda, İstanbul metropoliten alanı için çok belirgin bir genişleme kavramı ortaya atılmış oldu. Burada da bütünsel bir kentsel planlama basına yansımazken, tümüyle emlak-eksenli bir gelişme görselleştirmesi söz konusu. Elbette belirli bir fiziksel planlama olmaksızın böyle bir görselleştirmenin yapılması mümkün değil. Ama bir biçimde makroplan kavramı olmaksızın bir gelişme alanı kavramı ile karşı karşıya kalınmış oluyor. Bu kentsel gelişme alanı kavramı kuşkusuz, önemli bir sıkışmanın gözlendiği “sur dışı” için de ilginç bir rol oynayabilir. Ancak bu konulardan pek söz edilmiyor. Öte yandan bu alanın çevresinde, bütünsel bir plan olmaksızın gelişmiş görünen olan Ispartakule, Kayaşehir ve Başakşehir gibi toplu konut alanları için bir “merkez” tasarlanması TV reklamlarında duyurulabiliyor. Çokmerkezlilik düşüncesinin bir biçimde hatırlanması elbette çok olumlu bir gelişme. Ancak bütün bu çabalar arasında zemin sorunu olan niteliksiz yapılaşmanın dönüşümü nerede duruyor?

“Sur dışı”nın bütününe bakıldığında, gelişmek ve bu kısır döngüden kurtulmak zorunda olan bir kent parçasının geleceğinin ipuçlarını görmek zor değil aslında: Birçok açıdan kentin “prestij” bölgeleri arasında sayılabilecek Bakırköy’den, D100’ün öte yanına sıçrayan “prestij” projeler, metro adını taşıyan ilk hafif raylı sistem ve bunu destekleyen tramvay ve yeni bir metro hattı, İstanbul için devrim niteliğinde sayılması gereken mini “central park” düşüncesi. Bunlardan birinin, Baysal-Birsel ortaklığının modern mimarlık mirası listesinin kuşkusuz üst sıralarında yer alan Vakko Fabrikası’nın yerine geçmiş olması konu bile edilemiyor. Bu bölgelerde bir fabrika yapısının korunmasından ya da yeniden işlevlendirilmesinden söz etmek bir süre daha zor olabilir. Seyfi Arkan’ın Pe-Re-Ja Fabrikası için şimdilik dua etmekten başka bir şey gelmiyor akla. Diğer yanda Ayamama Deresi vadisi, nam-ı diğer Basın Ekspres Yolu, dizi dizi alışveriş merkezleri ve oldukça vahşi bir MİA’nın oluşumuna sahne olmakta. En önemlisi, TEM boyunca hızla yükselmekte olan “mega projeler”: Viaport Venezia, Mall of Istanbul, Ayazma, Tepeüstü ve diğerleri… Bütün bunlar belki bu dev alanda fazla geniş yer kaplamıyorlar ama kaçınılmaz gelişmenin işaretlerini vermekteler gelen geçene. Tek sorun bütünsel bir kentsel planlamanın akla gelmemesi belki de. Otoyollarla çevrili bu koskoca alan içinde, doğu-batı ekseninde devamlılık gösteren bir cadde olmadığı gibi, bunun bir gereklilik olduğunun kimsenin aklına gelememesi. Hiç kimse “Yeni Türkiye”de bunların zorluğundan söz etmemeli.

istanbul2_kotsıfır

İstanbul Avrupa yakası kentsel yayılma alanındaki “mega projeler” ve “kentsel dönüşüm” alanları (Görsel: Zafer Akay, Şebnem Kayhan)

istanbul5_kotsıfır

İstanbul’da “mega projeler” ve “kentsel dönüşüm” alanları, “sur dışı” bölgesinden ayrıntı (Görsel: Zafer Akay, Şebnem Kayhan)

En ilginç olanı kent merkezinde artık nefret yaratmakta olan alışveriş merkezleri ve rezidanslar ve her türlü emlak-eksenli gelişmenin burada büyük özlemler oluşu. Elbette burada merkezdeki sıklıkta olmamalı bu simgesel odaklar. Kültürel olarak ise çok geniş olanaklar sunuyor bu bakir alanlar. Kenti yok etmeden, merkezi kendi kimliğine saygılı biçimde geliştirmek mümkün olursa, merkezin istemediği “çılgın”lıklara yer bulmak zor değil belki de. Kendini anlamlandırmakta zorlanan, kimlik arayışında olan bu çevre yerleşimler “çılgın”lığa, hatta “kitsch”e alabildiğine açık çünkü. Kent merkezinden bakıldığında akıldışı görünen Venedik kanalları çevresinde bir yaşam da belki kendi bağlamında o kadar yabancılaştırıcı değil. Belki kaçınılmaz bir yenilenme sürecinde kentin belirli bölümlerinin, anlam arayışında bazı savrulmalarını tolere etmek gerekiyor.

İçinde bulunduğumuz “emlak-eksenli çılgınlık” ortamında, kenti ve merkezindeki değerleri, parkları, ağaçları, yapıları, açık alanları korumak için olağanüstü bir çaba sarf etmek gerektiği ortada. Kenti çevreleyen kırları, ormanları, akarsuları da… Ama belki bu olağanüstü çaba kadar, bağlamı savunmak, “çılgınlık”ı doğru adrese yönlendirmek de bir çözüm olabilir. Merkezin istemediği dönüşüm, parıltı ve “kitsch”i, bütün bunları özleyen “çeper”e yönlendirmenin bir yöntemi olmalı. Ancak kentin rant haritasını bir ölçüde etkileyebilecek böyle bir yönlendirme, kentin yenilenmesi zorunlu ezici çoğunluğu dururken, mutlak korunması gereken değerli azınlığın yıkılmasına engel olabilir.

Yazının tamamı:

http://zaferakay.blogspot.com.tr/2015/07/istanbulu-yok-etmeden-donusturmenin-bir.html

http://www.mimarist.org/yayinlar/mimar-ist/4201-mimar-ist-kis-2015.html  s.52-57

twitterbanerson



Henüz yorum yok

Yorum yap

Paylaşım