NARMANLI’YI SAVUNMAK: KENT, MEKAN, HAFIZA

zeycan-alkıs-narmanlı-han

İllüstrasyon © Zeycan Alkış

Kenti, ona bağlı olarak simgelerini ve hatta imgelerini yağmalamak, sathı müphem bu coğrafyanın handiyse bir geleneği haline gelmiştir. Kendine bir vücut dahi bulmuş, bu vücudu İstanbul’un her alanına yaymış, havasıyla birlikte her yerine yayılmıştır. Yalnız sermayedarlar ya da basiretsiz bürokratlar aracılığıyla da değildir bu yağma hâli; evinin cumbasını dünyanın en kirli beyazıyla üretilmiş pimapenlere boğanlar da vakidir.

Narmanlı Han üzerine anlatılacak elbette çok şey var ve her zaman da olacak. Mimarisi, tarihi, başına gelenler ve gelmeye devam edecekler; yine bu kendi kişisel tarihi içinde yer alacaktır. Geçtiğimiz hafta itibariyle de o vücuda gelmiş yağmacılığın yeni bir modeliyle sınanmaktadır Narmanlı.

Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın, Aliye Berger‘in, Bedri Rahmi Eyüboğlu‘nun, Jamanak‘ın ve kentin hafıza alanlarından bir “yapı” olarak kendisinin yok olacağı konuşuluyor bugünlerde. İş makineleri harıl harıl çalışmaya başlamış, ön cephesine ve kapısına da inşaat koruma zımbırtıları peyda olmuş.

Size bu yazıda vaat edemeyeceğimiz şeylerden biri de bu sürecin nasıl yaşandığıdır. Çok referans verilen bir Haldun Taner makalesine başvurup, oradan tarihe ve geçmişe dair mekânsızlık üzerinden şehrin talanını anlatmaya çalışacağız.

Taner’in meşhur yazısının “Bohem Odağı”i ara başlığında anlattıklarıyla başlayalım:

“Ahmet Hamdi’nin Narmanlı Yurdundaki odası, sofası, hatta mutfağı, üstüste derbederce yığılı kitaplarla dolu idi. Evin pek temiz olduğu iddia edilemezdi. Ahmet Hamdi’nin o zamanki ziyaretçileri içinde Zeki Faik İzer, Zühtü Müridoğlu ve eşi, Dr. Fikret Ürgüp ilk hatırladıklarım. Çoğu üniversiteden genç asistanlar ve öğrenciler de üstadın kültüründen ve sohbetinden kâm almak için bu dağınıklığın içine girmeyi göze alırlardı.

[…]

Narmanlı Yurdu, asıl Ahmet Hamdi oradan çıktıktan sonra bohemler odağı oldu. Aliye ve bütün avanesi, Bedri ve bütün talebeleri burayı yol geçen hanına döndürdüler. Sabahattin Eyuboğlu’nun, Mehmet Ali ve Adalet Cimcoz’un ve dolayısıyla Galatasaray’daki Maya’nın müdavimlerinin bir ayağı hep buradaydı. Artık çifter çifter kapıcıları, bahçıvanları, artık ortadaki çiçek tarhları ve artık Misbah’ın o güzelim antikacı dükkânı yok olmuştu. Narmanlı Yurdu’nun 1934’ten bu yana orada oturmuş eski kiracıları ya ölmüş ya da dairelerini terk edip başka yerlere gitmişlerdi.

Artık Aliye’nin, Bedri Rahmi’nin atölyelerinde —ki Ahmet Hamdi’nin eski dairesi idi— olmuş sanatçılarla henüz çiçeği burnunda çıraklar ve hevesliler, samimi sanat hayranları ya da ukala snoplar, sigara ve pipo tütünlerinin buğusunda, dünyanın sanat, politika, ekonomi ve sosyal konularını çözümleyen (!) coşkulu tartışmalarla belki boş, ama kendileri için hoş, yoğun ve mutlu saatler geçiriyorlardı.”

Taner’in anlattıkları bize tahmin edebileceğimiz bir hikâyenin parçaları olarak görünebilir, ki mümkündür bu — Narmanlı, bir mekân olarak hafızayı diri tutmaktadır. Namı kendisinden sonra da varolagelmiş insanlar üzerinden algılamak burayı, onu bir tür mahkûmiyete de itebilir ayrıca. Bugün onu -bizim de bu yazıya başlarken yaptığımız gibi- sadece yazarlar, ressamlar ve yine onları da yalnızca içindeki ünlülerle anmak, Narmanlı’yı seçkin bir “şey” haline getiriyor. Oysa Narmanlı, kenti paylaşan her insanın hayatında bir hafıza mekânı olarak görülmelidir. Bugünkü yıkıma ve talana karşı direnmek, daha önceki örneklerde de olduğu gibi, sadece seçkin olanın mücadelesi değildir. Kenti savunmak, her alanda her yağmacıya karşı dik durmak gerekliliğini cebinde her zaman taşır.

Narmanlı Yurdu’nu önce terk edilmişliğe, metruk bir yapı halinde geçmişte kalmış bir yapıya dönüştürmek, sermayenin ilk adımıydı. Yine bugün onu o “eskimiş” ve “zamanın ruhundan uzaklaşmış” halinden kurtarma vaadi, bu hikâyenin son adımlarından bir diğeri. Mekânın hafızayla sıkı ilişkisi, bizi sermayenin de geçmişin kuşatılmış kalelerini yıkma isteğiyle başbaşa bırakıyor. Eskiyi “yenileyecek” olmak, onun seçkinliğini de bir kullanım alanı olarak tarifliyor. Bugünkü mücadele, bu seçkin ilân etmenin, mutenalaştırma hamlesinin karşısında bir cephede yer almaya, mevzi tutmaya çalışıyor, hatta çalışıyoruz. Narmanlı, Taner’in anlattığı gibi ya da bildiklerimiz üzerinden “bir kültürel” imge olarak “bohem odağı” olmasaydı da kuşatılmış kalelerden biri olacaktı. Sözgelimi, herhangi bir sokaktaki Kerestedji Apartmanı‘nın cumbaları da bu savunma sathına dahildir. Çünkü bir kenti savunmak, mekânın —sadece bir yapı olması da gerekmiyor, bunu 2013 Yaz mevsimi sebebiyle çok iyi biliyoruz artık— kendi muhtevasını yitirmesine neden olacak her hamleye karşı durmaktır.

Narmanlı, bu hâliyle kuşatılmış bir kaledir ve onu savunanlar/savunacaklar, sadece bir yeri değil, bütünü savunmak niyetindedirler. Onlara destek olun, onlarla birlik olun, birlik durun.

i. Aktaran Baron von Plastik, http://baronvonplastik.blogspot.com.tr/2013/05/narmanl-yurdu-ve-unutulan-bir-kirac.html, 18 Mayıs 2013 (Erişim tarihi: 25 Ocak 2016).

twitterbanerson



Henüz yorum yok

Yorum yap

Paylaşım