PANDORA’NIN KUTUSU’NDAKİ İSTANBUL

kotsıfır (3)

Günden güne “Nasıl yaparız da daha da yerleşiriz?” sorusuna aradığımız cevaplarla dolduruyoruz koca kenti. Metrobüs istasyonları, dip dibe semtlerin astronomik farklılıkları ve asfalt dipli “İstiklal Akvaryumu” hepimizin hafızalarını yeniden yazılabilir kılmaya gayret ediyor. Unutkanlık bulutu küresel rant ile birleşip gündeliğimiz olana etki ediyor. Herkes bu gidişin-koşuşturmanın bir sonu olabileceğini hayal ederken, karşılaştığımız gerçek 7 yıl öncesini anımsama zorluğu getiriyor. Filmin 2008 yapımı olduğunu hatırlatayım bu noktada. Bu yazının yazılma amacı “Pandora’nın Kutusu” filminin mekanlarının nasıl özenle seçildiğini ve karakterlere etkisini nasıl güçlendirdiğini aktarmaktı. Hafızayı dert edinmiş bir yönetmenin filmi için seçtiği mekanların da bu unutulma hikayesinden kendine düşen payı almasıyla yazının omurgasını bu (aslında) unutturulma hikayesine ayırıyorum. 7 yıl önce çekilmiş filmdeki İstanbul’a yabancılayan bir seyirci olarak yazıyorum.

İstanbul’da yaşayan karakterlerimizin kimliklerini düşünürken, yaşadıkları semtlerden kopartılamayacaklarını görebiliriz. Filmi okurken mekan-karakter tasarımının birlikte düşünüldüğünü de gözlemleyebiliriz. Bir nihilist ressam olan Mehmet Tarlabaşı’nda, bir gazetede yönetici konumunda olduğunu anladığımız Güzin tabi ki Cihangir’de ve hayatın her alanında bir kontrol mekanizması geliştirmeden duramayan Nesrin de (evli ve çocuklu) tabi ki kapalı güvenlikli bir sitede yaşamaktadır.

Ancak 2015 İstanbul’unda bu film aynı mekanlarda yeniden çekilmek istense 2008’deki sonucu vermeyebilir. Çünkü İstanbul son 7 yılda hafızasını o kadar “tazeledi” ki mesela bu filmin galasının yapıldığı salon “Emek Sineması” bile bugün bir şantiye durumunda. Mehmet’in Tarlabaşı’sı yıkımlar ve yeniden üretimi neticesinde artık nihilist ressamların barınabileceği bir yer olma niteliğini yitirdi. Mehmet nihilist ressamlığa ek olarak kuyumculuk da yapmaya başlarsa, belki yeni Tarlabaşı evlerinde ev sahibi olabilirdi.

Gazeteci Güzin’in çalıştığı kent merkezindeki gazete ofisleri de bir bir şehir dışındaki devasa “media centre”lara taşınmakta. Güzin’in filmdeki kendini beğenmiş halleri belki sabah trafiğinde Yenibosna yollarında biraz aşınabilirdi. Şimdi Güzin’in sevgilisi tarafından iş yerinden alındığı sahneyi yeni İstanbul’da yeniden düşünelim, ve arabayla süren yolculuktaki tartışmalarının sonucunda Güzin’in öfkelenmesi sonucu “Çek kenara, ineceğim!” demesini.. Güzin olsanız Tem otoyolunda- Bağcılar ‘da mesela-“sağa çek,ineceğim” diyebilir miydiniz yanınızdan tırlar saatte 110 km hızla geçerken? İşiniz biraz daha zor olurdu sanki.

kotsıfır (2)

Güzin kentin merkezinde, arabaların arasında

Tuvaletlerin evlerin içlerine girişi aslında çok da eskilere dayanmıyor. Yeni jenerasyon olarak bu konudaki eski alışkanlıkları pek aklımıza getirmek istemediğimiz de doğrudur. Kentteki evin tek parçalı ve yabancıya sıkı sıkıya kapalı çelik kapısıyla kırdaki evin çok parçalı yapısının (ev+avlu+tuvalet+ahır vs.) karşıtlıklarının yaşlı ve alzheimer bir kadına etkisini ansızın gösteriyor Ustaoğlu. Filmin başında ve sonunda gördüğümüz Nusret’in evi de tuvaleti dışarıda olan bir kır evi aslında. Her şeyi kontrol etme gayesinde olan (ki zaten kapalı güvenlikli bir sitede yaşayan) Nesrin’in halısı, alzheimer hastası annesinin çişine tarihte hiç olmadığı kadar yabancı. Modernin ilah sayıldığı bir yerde hiç olmayacak bu birliktelikle sorgulatıyor yönetmen Ustaoğlu.

kotsıfır (5)

Haliç vapurunda Murat ve Nusret

kotsıfır (4)

Kapalı, Güvenlikli Sitede Nusret

Ve Murat’ın; anneannesini Haliç boyunca gezdirdiği, sonunda balık-ekmekle biten o lezzetli rotada hatırlıyor Nusret ilk aşkını, çocuk hevesini ve insan kalan yanını. İstanbul’a denizden girilmesinin makbul sayıldığını modern çağın seyyahlarından sıklıkla duymuşuzdur. Yönetmen Ustaoğlu, İstanbul’un denizle kurduğu ilişkinin saflığını da Nusret’in hatırasını perçinlemekte kullanıyor. İstanbul’un vapurlarında durmakta olan anılarımız aynı yerlerinde durmakta arkadaşlar. Telaşa mahal yok.*

Filmin sonlarındaki Haydarpaşa’dan trene binme sahnesinin de artık tarihe karıştığını -yine içim ezilerek- ekleyerek sonuca geliyorum.

2008 İstanbul’undan evrene bırakılan bu filmde İstanbul’a bugünden daha çok yakışan bir zamanın yaşandığını düşünüyorum. Emek Sineması’nda film galası izlemeyi, Haydarpaşa’dan ninemle bir yolculuğa çıkmayı veya bir nihilist ressama dönüşüp Tarlabaşı’nda “sefil” bir hayatı yaşamayı hayal edebildiğim bir İstanbul’u daha çok severdim. Yeni İstanbul’un, Pandora’nın Kutusu’nda kalmış olan umuttan başka ateşleyicisi olmadığını da mitolojiden öğreniyoruz. O halde yaşamaya ısrarla devam etmekten başka seçenek kalmıyor.***

*Haziran 2015’ten ek not; telaşa sanırım artık mahal var arkadaşlar. İstanbulluların vapurlarını İstanbullulara sormaksızın değiştiren, yan balkonu bile olmayan deniz araçlarını vapur diye dikte edenleri, martılara simit atmaya davet ediyorum !

#vapurumugeriver

kotsıfır (3)

Tarlabaşı / Mehmet’in evi

kotsıfır (1)

24ainstagramBanner*Bu yazı ilk kez Fil Köprüsü dergisinde yayınlanmıştır.

 



Henüz yorum yok

Yorum yap

Paylaşım