RÖLÖVE ALIP, BELGELEME YAPTIK DİYE TARİHİN YOK OLMASINI DAHA RAHATLIKLA GÖZE ALAMAYIZ

Kutay_Karabağ

İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Bölümü hocalarından Kutay Karabağ ile restorasyon koruma ve rölöve kavramları üzerine bir konuşma yaptık. Türkiye’de sıkça konuşulan son dönem restorasyon uygulamalarını tartıştık. 

Merhaba biraz yaptığınız işlerden bahseder misiniz?

Ben 3 yıldır Bilgi Üniversitesi’ndeyim, 2 yıldır da 4. Sınıf Stüdyosu’nu koordine ediyorum. Öncesinde serbest çalışıyor ve yarı zamanlı akademisyenlik yapıyordum. Mimar ve Kentsel Tasarımcı olan eşimle birlikte çalıştığımız ofisimiz Antalya Kalkan’da; Genellikle o bölgede, restorasyon projeleri, konut ve butik oteller, geleneksel dokuda kentsel tasarım projeleri üzerinde çalışıyoruz. Ben tam zamanlı akademisyen olduktan sonra, Pınar götürüyor işleri, ben de ona danışmanlık yapıyorum.

Konut projesi özelinde koruma ve restorasyon işleri Türkiye’de nasıl gelişiyor? Siz işin başlangıç aşamasında ön araştırmayı tarihsel süreçlere göre mi yoksa yapının ve çevrenin dokusuna göre mi yapıyorsunuz?

Türkiye’de bölgeden bölgeye, adamdan adama çok değişebiliyor! Biz yapıyla ilgili toplayabildiğimiz tüm bilgiyi toplamaya ve kayıt altına almaya çalışıyoruz. Belgelemenin en önemli kısmı, yapının rölövesini çıkarmak; yapıyı rölöveyle tanıyorsunuz. Ama diğer bir tarafı da yapının kendi geçmişini, diğer kaynaklarla da anlamaya çalışmak. Kayıtlar, görsel belgeler ve hatta yapının o dönemki kullanıcılarını bulmak. En değerli belge yapının kullanıcısı.

Bir projede 70’li yaşlarda bir teyze bulduk; 7 yaşındayken gelmiş, evlenene kadar 10 yıl yapıda yaşamış. O kadar zamandan sonra tekrar geldi, anıları canlandı. Bizle iddialaştı, ”orası mutfak” diyor ama mutfak değil, görüyoruz. Oranın mutfak olduğunu gösteren hiçbir şey bulamadık. Sonunda o haklı çıktı ama, muhtemelen bir süre mutfak olarak kullanılmış gerçekten. Restitüsyon önerimizi güncelledik. Dolayısıyla, yaşayan kullanıcı her türlü veriden, çıkarımlardan, tipolojik bilgiden daha önemli. Bu işin bir parçası yapının tarihini araştırmak, bir diğer parçası da dokuyu tanımak. Yapının ait olduğu dönemi bilmek. Mimari, politik ve ekonomik olarak dönemin içinde bulunduğu koşullar nasıl işliyor, onları tanımak. Çünkü hiçbir şey bunlardan bağımsız değil. Direk kaynaklardan elde edemediğiniz soruların cevaplarını bu şekilde tamamlamanız gerekiyor. Mesela yine aynı yapıda, neredeyse tek bir pencere kepenk örneği veya kapı kanadı parçası kalmamıştı. Aynı dönemde, aynı bölgede yapılmış, benzer büyüklük ve nitelikte yapılara bakıyoruz, karşılaştırmalı çalışma yapıyoruz, diğer rölövelerimizi inceliyoruz, uygun bir dağarcık oluşuyor.

Akademi ve Pratik ayrımını sormak istiyoruz. Teoriyle pratik alanın kesiştiği yerler nereler? Akademik hayatta verilen bilgiyle sahaya çıktığınızda, pratik olarak da yeterliliğe ulaşılabilinmesi ne kadar mümkün?

Bu güzel bir soru. Bence şöyle bakılabilir, mimaride tasarımcı mimarlarla, akademisyenlerin dünyaya bakışları biraz farklıdır, süreçler farklılaştırır. Profesyonel iş yapan projeci mimarların şantiye, malzeme, ihale, kanun, nizam gibi bir takım prosedürlerle haşır neşir olması lazım. Türkiye’de bu ciddi bir bilgi ve deneyim. Akademisyen mimar başka çerçeveden bakar, kafasını ve vaktini bu konulardan daha çok teorik tartışmalara ve güncel gelişmeleri takip etmeye ayırabilir. Koruma konusuna gelince, akademisyenlikle projecilik daha yakın ilişki içinde olmaya başlıyor. Korumada pratikle ilgilenmeden teorisyenlik çok zor, nasıl olur bilmiyorum, restorasyon derslerinde öğrencilerle toplantı metinleri, bildirgeler ve uygulayanların ürettiği metinler üzerinden konuşuyoruz. Hep vurguladığımız şey restorasyonun genel kurallarla çerçevelenemeyeceği, spesifik örnek üzerinden tartışılıp çözümlenmesi gereken bir çalışma olduğu. Genellemek, basitleştirmek çok zor, her örnek kendi şartlarına göre bir değerlendirme gerektiriyor. Korumada, teorisyen bir yerinden pratikle de ilgilenir, ilgilenmelidir, şantiyede bulunmalı, detay çözmeli, üreticiyle konuşmalıdır. Teorik korumacılık kolay kolay yürümez, bir yerinden bulaşır uygulamaya.

Kavramsal olarak bilginin üretilmesi pratiğinin kendisi ile ilgili bir mesafelenme hissettiğiniz oluyor mu? Mesela rölöve üzerinden gidersek “kayıt altına alma” pratiğinin kendisi, bir süre sonra aslında bir anlamı olmayan göz göre göre yok olacak yapıların sadece diyetini vermeye dönebiliyor. 

Bu açıdan yaklaşırsak sadece kayıt altına almak olarak bakıldığında rölöveyi nasıl yorumluyorsunuz?

Korumanın öncelikli amaçlarından birisi dökümantasyon yapmak, belgelemek ve herhangi bir riske karşı bilgiyi aktarmak. Ortada risk altında bir tarihi eser varsa, her şeyden önce yapılması gereken şey kayıt altına almak. Eski evinden taşınırken bir fotoğraf çekmek istersin, kayıt altına almak istersin o bilgiyi, anıyı saklamak istersin. Böyle bir ihtiyacı, bir dürtüsü de var insanın. Rölövenin de öncelikli amacı bu; belgelemek, eseri onu oluşturan bağlam ve koşulları da anlayarak, bilgi dağarcığımıza eklemek. Ama rölöve, bir eserin korunmasıyla ilgili tek başına bir anlam ifade etmez. Öncelikli ama sadece koruma sürecinin ilk aşaması, diğer aşamaların üzerine dayanacağı temel bilgi kaynağı olduğu için. En kötü koşullarda bile, yapılması gereken minimum şey diyebiliriz. Korumanın nihai amacı yapıyı yaşatmak olmalıdır. Rölöveden sonraki süreç eseri yaşama döndürmeyi hedefliyor.

Ama rölöve bir eserin korunmasıyla ilgili tek başına bir anlam ifade etmez … En kötü koşullarda bile, yapılması gereken ‘minimum’ şey diyebiliriz. Korumanın nihai amacı yapıyı yaşatmak olmalıdır.

Peki bu açıdan, bir korumacı olarak Hasankeyf örneğine baktığınızda nasıl yorumluyorsunuz? Hasankeyf’te de çok kapsamlı bir rölöve çalışması yapıldığı biliniyor ama sular altında kalacak, bu da biliniyor…

Evet Hasankeyf bu durumun ilginç bir örneği oldu. Hasankeyf‘teki rölöve çalışması söylediğim çerçevede, asgari olarak yapılması gereken bir adım, sonrasındaki adımların da temeli. Bildiğim kadarıyla, çok da kapsamlı ve nitelikli bir rölöve çalışması yapıldı gerçekten, lazer tarama ve nokta bulutu gibi güncel teknikler kullanıldı. Bir de oradaki malzeme çok kolay ufalanıyor, dolayısıyla acil bir önlem alınmadığı takdirde çok uzun süreli değil yapıların ömrü. Bu yüzden de kapsamlı bir rölöve çalışması yapılması zaten gerekliydi. Koruma ve gelişme zaman zaman birbirine zıt, birbirini engelleyen kavramlar olarak görülür. Bu klasik ikilemin bariz bir örneği Hasankeyf’te olan. Bir yandan baraj yapmak istiyor devlet, ihtiyaç var. Diğer taraftan çok önemli bir tarihi miras var. Bir grup insanın görüşü zaten barajın hiç yapılmamasıydı. Bu da tartışmanın bir cephesi gibi oldu. Zor bir durum; gelişme kaçınılmaz, koruma da bizim vazgeçemeyeceğimiz bir şey. Pozisyon almak çok kolay değil. Ama barajın yapılmasına rağmen alınabilecek önlemler olduğu konuşuldu. Mesela çok fantastik örnekler de konuşuldu; barajın içinde ayrı bir baraj kurmak, suyun içinde bir duvar örmek gibi… Ama bu teknikler çok pahalı, ikinci bir baraj inşa etmek demek çünkü. Bu pahalı çözümlere değer mi? değer tabi ki. Soru çerçevesinde düşünürsek ben de bu işin karar mekanizması içinde olsam, tartışmalar süregiderken, hemen rölöve çalışmalarının başlamasını ister ve kapsamlı bir belgelemeyi cebime koymak isterdim. Ama bu yetmez tabii, belgeleme yapılınca, tarihin yok olmasını daha rahatlıkla göze alamayız. Eğer böyle bir yaklaşım varsa, bu meseleyi yanlış anlamaktır. Eski eserlerin korunması ve restorasyonu ile ilgili deneyimi, uzmanlığı olan birisi böyle düşünemez. Bazı özel çözümlerin uygulanabilmesi için yabancı kaynaklı çeşitli fon imkanları da sağlandı ama kreditörlere verilen sözler tutulmadı, bildiğim kadarıyla; Kültür Bakanlığı’nın baştan ortaya attığı prensip kararıyla sonradan yapılan uygulamalar tam olarak birbirini tutmadı. Sözler birer birer atlanmaya başlandı, koruma önlemleriyle ilgili süreç sürekli engellere takılırken, barajla ilgili süreç aceleyle ilerleyince, ekonomik destek geri çekildi. Yani burada yabancı kaynaklı yardımlardan, gerekli adımlar atılmadığı için faydalanamadık.

Belgeleme yapılınca, tarihin yok olmasını daha rahatlıkla göze alamayız.

Şu an ne durumda ben de bilmiyorum. Rölöve çalışmasıyla en azından Hasakeyf’e dair kapsamlı bilgi elimizde kaldı dememiz gerekir heralde. Ama tabi ki asıl hedef kurtarılması olmalıydı. Dışarıdan bakıldığında istense kurtarılabilirdi gibi görünüyor. Geçmişimize, tarihimize nasıl baktığımızla, ne kadar değer verdiğimizle ilgili.

Uluslararası örgütler tarafından kültür mirası içerisine alınan yapılar olduğunu biliyoruz, bu örgütlerin ne kadar yaptırımları var? Son dönemde Türkiye özelinde, Haliç Köprüsü üzerinden bir tartışma yaşanmıştı. Köprünün ayakları inşa edilirken, UNESCO, inşaatın devam etmesi halinde Suriçi’nin Kültür Mirası Listesi’nden çıkartılacağını söylemişti. Bununla birlikte IŞİD Orta Doğu’da içinde kültür miraslarının da olduğu birçok tarihi eseri yok ediyor… Bu açıdan bakıldığında bu örgütlerin yaptırımları gerçekten var mı?

Benim bildiğim kadarıyla hiçbir yaptırımları yok maalesef. Dünya Miras Listesi’nden çıkarsa ne olur ki? En fazla fon kaybedebilir ya da kültür, turizm, mimari gibi bazı alanlarda prestiji kaybeder. Onun dışında direkt bir yaptırımı yok uluslararası örgütlerin. Söylediğin örnek çok güzel, tüm bunlardan önce şu an IŞİD’e kimse bir şey yapamıyor aslında, dünya zulme de bir şey yapamıyor. Ama çok doğru bir nokta; adı üstünde dünya mirası. Aslında kavramsal olarak da çok kolay ispat edilebilen bir şey, hepimizin mirası. İş, yok etmeye gelince kimsenin böyle birşey yapmaya hakkı yok. Diğer taraftan, kafa kesmeyi engelleyemedikten sonra tarihi eserleri yok etmeyi zaten engellemek nasıl beklenebilir? Yalnız şöyle bir şey söylenebilir, Dünya Miras Listesi’nin sağladığı bir koruma avantajı var. Yapıyı korumak istiyorsan bu örgütler uzman desteği, fon ve elbette prestij sağlayabiliyor.

Marmaray kazısında konunun uzmanları zaten sürece dahil edilmedi ama uzman olmayan sıradan insanların, kentlilerin de söz söyleme hakkı var.

Marmaray’ın kazı sürecinde birçok tarihi eserin yüzeye çıktığı biliniyor. Bu kadar önemli bir bölgedeki, bu ölçekteki bir proje daha fazla katılıma açık olabilir miydi, sizce olmalı mıydı?

Tabi ki öyle olmalı. Bu hepimizin mirasıysa en azından şeffaf olarak takip etme hakkımız var. Konunun uzmanları zaten sürece dahil edilmeli ama uzman olmayan sıradan insanların, kentlilerin de söz söyleme hakkı var. Tabi bu hak bilgilenme ile oluyor ama burada bu süreçler çok kapalı ilerledi. Marmaray kazısında ortaya çıkan tartışmalar uluslararası katılıma da açık olmalıydı. Önemi medyada da çok fazla tartışılmadı. Marmaray’ın inşaatı kadar konuşulmadı mesela. Tüp geçit inşaatı mı daha önemli bir konu, oradan çıkan eşşiz ve yepyeni tarihi eserler mi? Bu konunun uzmanı değilim ama kabaca çok katmanlı bir kalıntı söz konusu arazide; çok yakın tarihten başlıyor, Bizans Theodosius 400’ler olması lazım… Erken Osmanlı yerleşkesi ve limanı var, sonra neolitik çağa kadar giden m.ö. 8 bin 10 bine kadar giden kalıntılar var. Marmaray kazılarına kadar, Theodosius dönemine ait denizcilik hayatına dair pek bilgi ve kalıntı yoktu. Gemiler, denizcilik malzemeleri, hatta bazı gemilerin yükleri, şarapları, ürünleri; her şeyi görebiliyorsunuz, dünya denizcilik tarihi açısından çok önemli. Uzun bir periyoda dair bulunmuş başka önemli bir örnek yokken, bir anda kargolarıyla birlikte 20 civarında tekne çıktı ortaya. Hayvan kemikleri var, Bizanslılar için hayvanların ne kadar önemli olduğunu, kent yaşamının içinde olduğunu gösteriyor. Birkaç katmanlı örnekten bahsediyoruz. Birçok bilim alanı; antropoloji, arkeoloji, deniz ticareti, denizcilik, savaş tarihi, kent tarihi ve başka birçok anlamda önemli bilgi sunuyor. Kısa bir sürede analizi yapılamayacak bir külliyat çıktı ortaya. Ama müthiş bir acelecilik var, inşaatı birkaç yıl bekletip bu analizi yapmak konusu bence pek tartışmaya açık değil, öyle görünmüyor.

Acele bizim işlere gelmez. Bu acelenin nerede ne kadar kayba yol açtığını tam olarak bilemesek de bir yerlerde sıkıntıya neden olmuştur.

Alanda yeterli çalışmanın yapılabildiğini düşünüyor musunuz?

Muhtemelen yapılamamıştır. Çalışanların uzmanlığı ve gayretleriyle ilgili bir şüphe yok ama konuyla ilgili aceleyi, baskıyı süreç boyunca kamuoyu bile hissetti. Acele bizim işlere gelmez. Arkeoloji de böyle bir alan. Bu acelenin nerede ne kadar kayba yol açtığını tam olarak bilemesek de bir yerlerde sıkıntıya neden olmuştur diye tahmin ediyorum. Zaten son zamanlarda her şey biraz aceleye getiriliyor sanki.

neues_museum_treppenhaus_310

Neues Müzesi, Berlin / Fotoğraf: Wolfgang Bittner

Bu tür projelerde, şeffaflık ve kent katılımı üzerine ben bir örnek vermek istiyorum, David Chipperfield konferans için geldiğinde anlattı. Berlin’deki Neues Museum‘un restorasyonu proje aşmasında bile süreç çok şeffaf ilerlediğinden aynı zamanda tartışmalı da geçiyor. O da bizim biraz önce konuştuklarımızdan bahsetti, süreci yavaşlattığından vs… Sonuçta müzenin restorasyonu tamamlandığından, koleksiyon gelmeden önce sadece yapının restorasyonunun incelenmesi için 3 günlüğüne izleyiciye açılıyor. Gösterdiği fotoğrafta inanılmaz bir kuyruk vardı. Sadece binanın restorasyonunu görmek, değerlendirmek için bekliyor insanlar. Boş yapıyı gezmek için. Kentliler sürece katılım gösteriyor, yapıya, tarihlerine, belleklerine, kentlerine sahip çıkıyorlar. Böyle olunca da o eserle kent ve kentli arasında güçlü bir bağ ortaya çıkıyor. Diğer taraftan, insanlara bilgi ve imkan sağlarsanız, katılım bekleyebilirsiniz. Aceleye getirip kapalı süreçler tariflerseniz katılım olmaz, sadece sonuç ürüne bakar insanlar, beğenmeyince protesto ortaya çıkar. Kentliyi sürece dahil ederseniz, daha ağır işleyebilir ama kent ürüne sahip çıkar, aidiyet hisseder.

Son dönemde çokça kötü anılan uygulamalar yapıldı. Fındıklı Mimar Sinan Camii, Sinan Külliyesi avlusunun cam malzemeyle kapatılması, İshak Paşa Sarayı restorasyonu bunlardan birkaçı… Son dönemde gördüğümüz bu uygulamalarla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Mimar Sinan Külliyesi diye geçen yapı Atik Valide Külliyesi. Mimar Sinan Üniversitesi’nin yönetiminde olduğu için öyle deniyormuş. Sinan’ın geç dönem eserlerinden. Bu kadar önemli bir yapının restorasyon süreci yayınlanmıyor, tartışılmıyor, paylaşılmıyor. Ancak inşaat sürecinde ortaya çıkıyor, bir de bakıyoruz ki, avluya bakan revaklar camla kapatılmış, sonra tartışma başlıyor. Tartışsak ne olur ki? Olan olmuş, giden gitmiş… Anlaşıldı ki, yapının restorasyon projesine de uyulmamış, proje müellifinin izni dışında, projeye müdahale edilmiş, uygulanmış, müellifin hakları da gasp edilmiş. Aslına bakarsanız Sinan’ın hakları da gasp edilmiş oluyor ve elbette biz, mirasın sahibi olanların hakları da gasp edilmiş oluyor.

atik_valide_sultan_1

Atik Valide Sultan Kulliyesi Restorasyon Öncesi

atik_valide_sultan

Atik Valide Sultan Kulliyesi Restorasyon Sonrası

Üniversiteden mezun olduğum dönem restorasyonda, nereye ne kadar müdahale edilebilir tartışmaları çok vardı. Ama restorasyon düşünülenin aksine çok özgür bir alan. Yeni yapılarda kabul edilmiş olan tüm ölçü ve şekil standartları restorasyon projelerinde sonuna kadar esnetilebilir. Çünkü başka bir şey koymuşsundur onun karşısında. Konfor ve işlevle ilgili ilkeler yerine, mekânsal kalitenin de içinde olduğu birçok parametre ön plana geçmektedir. Restorasyon projelerinde odak yapının kendisi olmaya başlar. Binayı yaşatmak uğruna çok fazla şey tartışılır, bu arada tavizler de verilebilir elbette. Ama bu taviz sıfırdan bambaşka bir inşaat yapmak gibi bir tercihi kabul edilebilir kılamaz. Soruna dönersek, tasarıma bu kadar belirgin müdahaleler tasarımcı açısından da kabul edilebilir değil. Yapı Mimar Sinan’ın olduğu için değil, başka birisinin eserine müdahale ediyorsan önce mimarın nasıl bir tasarım yaptığını anlamak, hangi mimari ögeleri nasıl kullandığını belirlemek gerekiyor. Restorasyon yerine göre belki eleştiri bile getirebilir, koruduğu yapıya, ama önce iyi anlamak, iyi düşünmek gerek. Avlu olan bir yer kapatılamaz diye bir kural yok ama önce o avluyu anlamak, neden o şekilde tasarlandığını çözümlemek, yapının tümüyle olan ilişkisini, çeşitli açılardan değerini ve niteliklerini ortaya koymak gerekir. Korumacının sorumluluğu bu. Mekanın hissiyatını anlama kısmı burada biraz ihmal edilmiş gibi duruyor. Orada yapılmak istenenler, amaçlanan mekan kullanımı, daha duyarlı ve özenli çözümlerle de sağlanabilirdi. Bence mesela o camların oraya konmasını, revakların kapatılmasını değil… Daha doğrusu, o da elbette tartışılması gereken bir konu, dediğim gibi bu örneğin verileri üzerinden tartışmak gerekir, ama esas mesele malzeme seçimindeki, detaylardaki, yaklaşımdaki özensizlik, pervasızlık, hatta bir anlamda zorbalık. Zaten eski dokuda yeni bir müdahale yapmak, bence, en zor mimari problemlerden birisi. Deneyimli ve uzman kişilerin yapması gerekiyor, seçici olmak, hassas davranmak, katılımcı ve şeffaf süreçler çalıştırmak gerekiyor.

Biz öğrenciyken bu tür kamusal şantiyelere girilirdi, açık olurdu, soru sorulduğunda insanlar şevkle cevap verirdi. Şimdi restorasyon şantiyelerine girmek mümkün olmuyor, merak eden bir mimar olarak bile süreci inceleyemiyorsunuz genelde. İnşaat yapıldıktan sonra da bir şey yapmak mümkün olmuyor.

Endüstri Miraslarının dönüşümüyle ilgili ne düşünüyorsunuz güncel uygulamalar tatmin edici sonuçlar veriyor mu? Şu an içinde olduğumuz Santralistanbul kompleksi de dönüşüme uğramış bir sanayi yapısı. Buranın dönüşüm projesini nasıl buluyorsunuz?

Bu çok gündemde olan bir konu. Kentsel dinamikler, eski sanayi bölgelerini çeşitli nedenlerle değerli, hatta merkezi hale getirince, sanayi kendi gereksinimlerine uygun başka yerlere kayar. Birçok eski sanayi yapısı, dönüştürülerek yeni işlevlerle kullanılıyor. Santralistanbul projesi Türkiye’deki iyi dönüşüm örneklerden birisi. Birincisi müdahale açısından başarılı çünkü sanayi tesisinin değerlerinin kapsamlı ve doğru bir şekilde okunduğunu görüyoruz. Ayrıca bu tür yapıların işlev değişikliğinde eğitim, kültür ve sanatla ilgili işlevlendirilmesi, dünyada da benimsenen bir yaklaşım. Santral, Haliç’in ucu, oluştuğu nokta, çok değerli bir alan. Mevcut peyzajın korunmuş olması çok önemli, peyzaj burada tesisin önemli niteliklerinden birisi. Her yapının restorasyon kararları farklı veriler ışığında ayrı ayrı değerlendirilmiş, çünkü yapı özellikleri ve dönemleri farklı. Bu arada gereksinim duyulan yoğun kullanım alanına karşın, önerilen 3 yeni yapı alanın ölçeğiyle uyumluyken, dil ve malzemeleriyle alandan farklılaşmaktadır ve alanın çeperlerine yerleştirilmiştir. Elbette kente elektrik sağlayan eski santralin, bir üniversite kampüsüne, kente metaforik olarak ışık ve enerji dağıtan modern bir eğitim ve kültür yapısına dönüşmesi de bana çok hoş gelen bir tavır. Mensupları dışında kampüs alanının herkese açık olması da bence özel bir durum. Korumanın kamuyla etkileşim içerisinde olması, insanlara yapının aslının, değerli olan özelliğinin ne olduğunu gösterebilmesi gerekir. Öğrencilerimizin Santral’i bir dönüşüm projesi olarak nasıl değerlendirdiğini de Restorasyon Stüdyosu kapsamında final ödevi olarak hazırladıkları videolarda görebilirsiniz.

santralistanbul

Sanayi yapılarının dönüşümü ülkemizde son zamanlarda yoğunlaştı. Bu konuda hala elimizde çok olanak var ve yapıların büyük bir kısmı ayakta. Geleneksel yapılar içinde zarar gören ve kaybettiğimiz çok örnek var; rölövesini aldık ama oradaki tarihi kaybettik. Rölövesi alınmadan kaybedilen de birçok örnek var. Tabi ki sanayi yapılarından da, Ankara’daki Havagazı Fabrikası gibi, yitirdiğimiz nitelikli örnekler var. İzmir’dekiler yıkılmadı hala ve birçok yerde benzer örnekler birçok yerde mevcut. Sit kararına, mahkeme kararlarına rağmen, Gökçek indirdi o yapıyı, o ayrı tabii, istisnai bir örnek.

Yapılan koruma ve restorasyon uygulamaları içinde beğendiğiniz birkaç örneği sıralayabilir misiniz?

Koruma ile ilgili bu tür beğeni soruları bana çok zor geliyor. Çok iyi dönüşüm işleri yapan İspanyol ve Hollandalı ofisler var. Mesela Chipperfield, Zumthor gibi tanınmış mimarların da çok başarılı koruma projeleri veya eski–yeni ilişkisine dair yorumlarından bahsedilebilir. Malzemeye, detaya, dokuya özenle yaklaşmak, acele etmeden ürünü rafine etmek, bence çok değerli bir tavır. Türkiye’de var başarılı projeler, ama ben bu konuda tasarımcı veya ofis isminden çok, projenin sürecinden, hikayesinden etkileniyorum. Mesela Antalya’daki Anıtlar Kurulu binası iyi bir restorasyon örneği. Sanırım 90’ların başında yapıldı. Yapıldığı dönemi de düşünerek değerlendirmek lazım yapılan işleri. Binanın kendisi ile tasarımı ve malzemesi ile uğraşmamışlar, mücadele etmemişler, savaşmamışlar. Yapıyı olduğu gibi almışlar, değerlerini ortaya çıkarmışlar ve binayı bugünkü işlevine dönüştürmek için gerekli müdahaleleri yapmışlar, 20 yıldır da kullanılıyor başarılı bir şekilde. Kurul büyüdü ve ihtiyaca hala cevap verebiliyor. Kamu binası olduğu için de insanlar sürekli faydalanabiliyor, kullanıyor, ziyaret ediyor. Hikaye çok önemli, nasıl olduğu, ne şartlarda nasıl bir yaklaşım geliştirildiği. Hocamız Cevat Erder’den Mostar Köprüsü’nin Restorasyonun hikayesini dinlemiştim, çok etkileyici bir hikaye gerçekten. Farklı tarih katmanlarının içiçe olduğu uluslararası bir proje, dünyanın en önemli isimleri bilimsel danışma ve değerlendirme kurulları şeklinde katkı sağlıyor, onlarca ülke işin içinde, geniş bir kaynak imkanı var. Hırvatlar ve Bosnalılar arasındaki politik ve kültürel sorunlar sürece hep yansıyor ama bir yandan da köprünün onarımı, savaşın ayrıştırıcılığına karşı tekrar birleşmeyi sembolize eden bir anlam kazanıyor… Bu şekilde hikayenin bütününe bakınca daha fazla anlam ve değer taşıyor restorasyon bence. Koruma mücadelesiyle, sabrıyla, emeğiyle, yaratıcılığıyla… Ben o zaman çok seviyorum projeyi. Başka örnek düşünüyorum mesela, Küba’da Havana’daki restorasyon uygulamaları bu açıdan ilginç bence. Küba ekonomik kaynakları çok kısıtlı bir ülke, ama bu durum restorasyonu özensiz ve acele yapmak için bir neden oluşturmuyor. Küba’da, Sovyet Bloğu yıkıldıktan sonra, Havana ve benzeri bazı bölgeler turizme açıldı. Sovyetler’den gelen ekonomik desteği kaybettikleri için, sanat tarihçileri ve mimarlar çare olarak turizmi ortaya atıyorlar. Havana’yı turizme açarken, cazibesini arttırmak için kentin tarihi kısmında restorasyon çalışmalarına başlıyorlar. Belki bizden daha da fazla aceleleleri de var çünkü, ciddi bir ekonomik sıkıntı içerisindeler. Ama hiç acele etmiyorlar. İşlerini yaparken adeta bir heykeltraş edasıyla çalışan işçiler görüyorsunuz.

Bir tarihi eseri, paraya çevirmek gibi bir derdiniz varsa, ki bunda kötü şey yok, asıl sermayenizin eserin kendisi olduğunu anlamanız lazım. Bunu anlayınca gözünüz gibi bakmaya başlıyorsunuz.

Teşekkür ederiz

Ben de teşekkür ederim…



Henüz yorum yok

Yorum yap

Paylaşım