ROMANLARDA ŞEHİRLER #001: PROUST’UN İZİNDE…

IMG_0288

Proust’un, objektif bir sıfat seçemeyeceğim için kendisini niteleme kısmından vazgeçtiğim eseri Kayıp Zamanın İzinde, Combray isimli bir bölümle açılıyor. Bu bölüm edebi açıdan önemli olduğu gibi, daha popüler bir anlamda da önemli. Çünkü hiç Proust okumamış kimselerin bile bildiği meşhur madlenli-çaylı kısım bu bölümde, ayrıca bitirme imkanı bulamamış da olsalar, en azından esere başlamış herkesin karşılaştığı ilk bölüm bu. Okurla bol etkileşimli bu sayfalara ismini veren Combray, hikayenin kahramanı Marcel‘in çocukluğunda ailesiyle birlikte yazlarının büyük çoğunluğunu ve bazen ilkbahar ve sonbaharı da geçirdiği, halasının evinin bulunduğu köyün ismi.

Marcel’inki gibi yazlardan sanıyorum çoğumuz nasiplenmişizdir; büyük sorumlulukların henüz ufukta görünerek ruhumuzu sıkmadığı (içli Marcel’i sıkan bazı şeyler vardı elbet), tatilin gerçekten istirahat, boş zaman ve ahestelik içerdiği çocukluk yılları ve böyle zamanlara mekan oluşturan, aile büyüklerinin sakin evleri. Bu yazlar, Marcel tarafından yaşandığı anda gerçek bir kadir kıymet bilme ile kavranıp, sonraki senelerde de yoğun bir özlemle hatırlanıyor. Combray, Marcel’in dillere destan hassasiyetinin ve duygusallığının ilk hedeflerinden biri haline geliyor. Köyün çevresinde yaptığı rutin doğa gezintileri, günün farklı zaman dilimlerinde köydeki evin salonunda gerçekleşen okuma seansları, bahçedeki kalabalık akşam toplaşmaları, köy sakinlerinden bazılarının merkezi oluşturduğu ve Marcel’in tüm merakını cezbeden havadisler, ilgi çekici hikayeler… Marcel, “Toprakla insanları birbirinden ayırmıyordum” diyor. “Çünkü o sıralarda benim dışımdaki şeyler, toprak ve insanlar, bana, yetişkinlere göründüğünden daha değerli, daha önemli, daha gerçek bir varoluşla donatılmış gibi görünüyordu.” Bu yüzden çocukluğu özlemle anmak demek aynı zamanda Combray’i özlemek demekti, bir bütün olarak.

Kitabın başlangıcında, sevgi ve özlemle enine boyuna tarif edilen Combray ve anlatıcının halasının köydeki evi, şansa sadece kurgusal mekanlar olmaktan ibaret değil. Paris’ten trene bindiğiniz takdirde, iki saat içinde kendinizi Petit Marcel‘in köydeki odasında, onun yatağının başucunda bulabiliyorsunuz. Illiers adlı bu köyün isminin sonuna, Proust’un doğumunun 100. yılında (1971), yazarın kendisine uygun gördüğü isim de ekleniyor ve o zamandan beri köy Illiers-Combray olarak varlığını sürdürüyor.

IMG_0293

Proust’un halasının evinin bahçe kapısından görünüşü. Fotoğraf: Neslihan Elagöz

“Her yıl Combray’e ilk vardığımız gün, gerçekten orada olduğumu hissetmek için, tarlaların arasında koşan rüzgarı bulmaya çıkar, onun ardından ben de koşardım.” diyor anlatıcı. İlk geldiğinde odaların havası içinde oburlukla yürüyen Marcel, eğer ki köye paskalya zamanında gelinmişse ve hava hâlâ biraz serinse, odada yanan ateşle birlikte bu kokunun neye dönüştüğünü betimlerken kendisi de bir tontişe dönüşüyor: “Sabahın nemli ve güneşli serinliğiyle mayalanıp “kabarmış” olan ve odanın havasını adeta pıhtılaştıran iştah açıcı kokuları, ateş bir hamur gibi yaprak yaprak pişirir, kızartır, şişirir, görünmez ama elle tutulur bir köy pastası, dev bir “ponçik” haline getirirdi.”

IMG_0298

Combray’deki evin odalarından biri. Fotoğraf: Neslihan Elagöz

Aslında Combray günlerine açılan “böylesine apaçık bir hatırlama dehlizinin” tıkanıklığı ilerleyen senelerde bir kış günü Marcel evine döndükten sonra açılır. (O güne kadar, Marcel için Combray, yatmadan önce annesinin vereceği iyi geceler öpücüğüne bağladığı umut, geceleri annesinin yanında geçirmek için duyduğu istek ve bu karşılanmadığı takdirde duyduğu sonsuz buhranı hatırlatır yalnızca. “Adeta Combray dar bir merdivenle birbirine bağlanan iki kattan oluşmuş ve saat hep akşamın yedisiymiş gibi.”) O gün, üşümüş olduğu için annesi ona çay yapmayı teklif eder. Marcel, çayın yanında gelen ufak madlenlerden birini yumuşasın diye çaya atar, ardından dikkat etmeden çaydan bir kaşık alır. Ve bir anda içi, benliğini saran bir hazla dolar. “Nereden geliyordu? Anlamı neydi? Nerede yakalanabilirdi?”

IMG_0295

Marcel’in halasının odası. Fotoğraf: Neslihan Elagöz

 Sonra ansınız o hatıra karşımda beliriverdi. Bu tat, Combray’de pazar sabahları, Leonie Hala’mın, günaydın demeye odasına gittiğimde, çayına ya da ıhlamuruna batırıp verdiği bir parça madlenin tadıydı.

IMG_0296

Marcel’in halasının odası. Fotoğraf: Neslihan Elagöz

“Tıpkı Japonların, suyla dolu porselen bir kaseye attıkları silik kağıt parçalarının suya girer girmez çözüşüp şekillenerek, renklenerek belirginlik kazandığı gibi, (………) her şeyiyle bütün Combray ve civarı şekillenip hacim kazandı, bahçeleriyle bütün kent çay fincanımdan dışarı fırladı.”

IMG_0290

Le pre catelan Fotoğraf: Neslihan Elagöz

“Uzak geçmişten geriye hiçbir şey kalmadığında, insanlar öldükten, nesneler yok olduktan sonra, bir tek, onlardan daha kırılgan, ama daha uzun ömürlü, daha maddeden yoksun, daha sürekli, daha sadık olan koku ve tat, daha çok uzun bir süre, ruhlar gibi diğer her şeyin yıkıntısı üzerinde hatırlamaya, beklemeye, ummaya, hatıranın devasa yapısını taşımaya devam ederler.”

IMG_0299

Combray’deki evin odalarından biri. Fotoğraf: Neslihan Elagöz

“Combray günleri” olarak hatırlanan bu günler, daha sonra anlatıcının üzerine kendi dünyasını inşa edeceği bir temel haline geliyor. Combray’le alakası bulunan şeyler ve kişiler, Combray’i hatırlatan şeyler ve kişiler, Marcel’in gözünde hemen bir ayrıcalık kazanıyor ya da Combray, anlatıcının “ideal maket hayat” mertebesinde değerlendirdiği o yılların dekoru olduğu için, yüce bir kıyas noktası olarak bir kenarda hep duruyor.

“O sonbahar yaptığım gezintiler, saatlerce kitap okuduktan sonra gezmeye çıktığım için, daha da zevkliydiler. Bütün sabah salonda kitap okumaktan yorgun düştüğümde, battaniyemi omuzlarıma sarıp dışarı çıkardım; uzun müddet mecburen kıpırtısız kalan, ama olduğu yerde bir canlılık ve hız biriktiren bedenim, bırakılan bir topaç gibi, bu fazlalıkları dört bir yana savurma ihtiyacı duyardı.” Elinde bastonu ya da şemsiyesi, neşeli çığlıklar ata ata, doğanın onu heyecanlandıran oyunlarıyla karşılaştığında ise “vay be! vay be!” diye bağırarak yürür dururmuş Marcel.

IMG_0292

Proust’un kitap okuduğu odalardan biri. Fotoğraf: Neslihan Elagöz

Marcel’in köy çevresinde gezinti yaptığı iki farklı “taraf” var. “Bunlar birbirlerine o kadar zıt yöndeydiler ki, ikisine gitmek için, evden dışarıya iki ayrı kapıdan çıkardık.” Marcel, sağlığı pek yerinde olmayan bir çocuk olduğundan, ağır aktivitelerde bulunmaz pek, kendini yorması hayırlı olmaz. Bu yüzden aynı gün içinde iki tarafta da gezinmesi söz konusu değildir. Bu yüzden bu “taraf”ları ayıran kilometreler olduğu gibi, onları birbirinden ayıran zihinsel bir mesafe olduğunu da vurgular. Bu durumun, iki tarafı “birbirine kapalı, birbiriyle bağlantısız fanusların içine hapsettiğini” söyler. Bugün köye gidecek olsanız, köydeki tren garının çıkışında sizi büyük bir harita karşılar ve Proust’un Combray’ini Proust’un isimlendirmeleriyle gösteren bir harita yardımıyla (turizm ofisinde de aynısı var), Swann’ların Tarafı ve Guermantes Tarafı denen bu rotaları takip edebilirsiniz.

Bu köyün, Marcel’in hayatı üzerindeki kudreti ve etkisi, üstü kapalı bir anlatıma gidilmeden, anlatıcı tarafından tekrar tekrar, farklı yönleriyle vurgulanıyor.

“Swann’ların tarafında ve Guermantes tarafında gezindiğim sırada nesnelere, insanlara inandığım içindir ki, onların aracılığıyla tanıştığım nesneler ve insanlar hâlâ ciddiye aldığım, bana hâlâ mutluluk veren yegane nesneler ve insanlardır.”

IMG_0291

Guermantes tarafı gezinti yolunun başlangıcı. Fotoğraf: Neslihan Elagöz

“Mekanların bireysel bir yanı olduğu için, Guermantes tarafını tekrar görme arzusuna kapıldığımda, Vivonne Nehri’ndekiler kadar, hatta onlardan daha güzel nilüferlerin olduğu bir nehir kenarına giderek arzumu tatmin etmem mümkün değildir. Şimdi tekrar görmek istediğim şey, eskiden bildiğim Guermantes tarafıdır, birbirine sokulmuş iki çiftliğin biraz ötesinde, meşe ağaçlı yolun başında yer alan çiftliktir, bazı geceler rüyamda kendine haslığıyla, adeta gerçekdışı bir güçle beni sımsıkı saran, ama uyandığımda bulamadığım o manzaradır.”

IMG_0302

Kitapta bahsedilen, nehrin üzerindeki köprülerden biri. Fotoğraf: Neslihan Elagöz

“Hiç şüphe yok ki, Guermantes ve Swann’ların tarafı, birbirinden farklı kimi izlenimleri sırf bana hepsini aynı anda yaşatmış olmalarından ötürü içimde ebediyen bir bütün halinde birleştikleri için, ileride birçok hayal kırıklığına, hatta birçok hataya maruz kaldım.”

“Kim bilir kaç kez, bana bir akdiken çalısını hatırlattığı için görmek istediğimi anlamadan, bir insanı görmek istedim, basit bir seyahat etme arzusunu bir aşkın doğuşu zannettim, zannettirdim.”
Kayıp Zamanın İzinde’de, Balbec ve Paris’le birlikte en dikkat çeken yerlerden biri olan Combray, insan hayatında çocukluğun önemi, sanat eserlerinde de başlangıcın öneminin bir kesişimi olması sebebiyle, önem açısından ilk sırada sayılabilir.

IMG_0297

Proust’un yatak odası. Fotoğraf: Neslihan Elagöz

Proust’la ilgili bir söz söyleneceği zaman, onun cümlelerini kenara itip bir şeyler söylemek zor ve lüzumsuz gelir bana. Bu yüzden de, bu köyle kurduğu ilişkiye değinirken yapabileceğim en makul şeyin, tanıtıcı bir girişin ardından onun cümlelerinden bir seçki hazırlamak olduğunu düşündüm. Yazıyı da yine onun cümleleriyle tamamlamak isterim. Çünkü kitapta, Marcel’in Combray’den ayrılışlarından birine dair göz ardı edilemeyecek, duygusal ve gösterişli bir bölüm var. Çünkü bu bölüm aynı zamanda bir kimsenin geçmişindeki mekanlardan birine ve kişisel tarihine bağlılığı ve Combray’dir.

IMG_0289

Swann’ların Tarafı. Fotoğraf: Neslihan Elagöz

“O yıl annemle babam Paris’e dönüş için her zamankinden daha erken bir tarih belirlediler; yola çıkılacağı günün sabahı, fotoğrafım çekileceği için saçlarım kıvırtılmış, üzerime kadife ceket giydirilmiş, yepyeni bir şapka özenle başıma yerleştirilmişti; annem beni her yanda aradıktan sonra, Tansonville’e bitişik küçük patikada, gözyaşları içinde buldu; dikenli dallarını kucaklamış, akdikenlere veda etmekteydim, üstündeki anlamsız süsleri kaldıramayan bir trajedi prensesi misali, buklelerimi bin bir özenle alnımda toplamış olan münasebetsiz ele karşı nankörlük etmiş, saçlarımın sarıldığı kağıtları yolmuş, yeni şapkamla birlikte yere fırlatmıştım.”

“Benim zavallı akdikenciklerim, diyordum. ‘Siz olsanız, beni üzmez, zorla göndermezdiniz. Siz beni hiç üzmediniz! Ben de sizi ölene kadar seveceğim.’ Gözyaşlarımı siliyor, büyüyünce diğer insanlar gibi saçma sapan bir hayat sürmeyeceğime, Paris’teyken bile, bahar mevsiminde ziyaretlere gidip aptalca konuşmalar dinlemek yerine, kırlara gidip ilk akdikenleri göreceğime söz veriyordum kendilerine.”

IMG_0300

Le pre catelan. Fotoğraf: Neslihan Elagöz

IMG_3778

Kitapta “Vivonne” olarak geçen Le Loir Nehri. Fotoğraf: Neslihan elagöz



There are 3 comments

Yorum yap

Yorum yap

Paylaşım